31 Ağustos 2009

emperyalist musluk.

küçükken kakası bittikten sonra altını silmesi için "anneaaağ bittiğ." diye bağıran çocukların hiçbirisi -kiyenineslintamamıneredeyse- büyüdüklerinde taharet musluğu kullanmıyordur bence. alışmışlar bi' kere kolaya. kendimden biliyorum yani. ama bunlar hep batının oyunları ben size diyim. asimile ediyorlar bizi. boku yedik. mecazi anlamda. yok zaten avrupada taharet musluğu. dayıma sordum.

27 Ağustos 2009

kaansör.

benim asansör korkum var mesela. bildiğin fobi. ödüm kopar. ama bazen canım sıkılınca biniyorum işte. belki kalırım, altıma kaçırırım heyecan olur filan diye. yok olmuyor. bi arkadaşım der ki:

- ölmek kolay iş, boğulmak fena.

24 Ağustos 2009

zaman.

öğlen, 'kim uğraşacak' diye düşündüğü için ve etrafa 'rezil' olmamak için günde dört vakit namaz kılan birini tanıyorum. ben olsam onun diğer dört vaktini de saymazdım yani.

- zaman ne garip şey, tersten okununca namaz oluyor.

23 Ağustos 2009

ac.

ben acıktığımı hissedemiyorum. gerçekten. abartı değil yani. ancak çok acıkınca midem bulanıyor öyle anlıyorum. sonra da o bulantıyla canım yemek yemek istemiyor. ben de uyuyorum acıkınca. uyanınca geçiyor.

20 Ağustos 2009

ortastop.

oha. ne zamandır buraya bir şey yazmıyorum ha. aynı zamanda ne zamandır toplu taşıma araçlarına da binmiyorum. hep otostopla gidiyorum. çok zevkli ha. böyle sağ elimin başparmağı filan. zaten parmaklarım güzeldir. bi' orta parmağım yamuk biraz. hareket çekince çokomik oluyor. isterseniz bi' gün çekerim.

12 Ağustos 2009

neyse.

hep ikinci insan olmaktan bıktım. kimse için ilk sırada değilim, biliyor musunuz? yalnız olduğumu iddia etmiyorum. bir sürü arkadaşım var. onları çoğu zaman seviyorum, evet. ama hiçbirisi için ilk sırada değilim. biliyorum. dürüst olalım şimdi. arama kaydında ilk kişiye bir şey olmadıkça kimse aramaz mesela beni. gibi. ne acı di mi.

- neyse ki, dedemin ilk torunuyum.

10 Ağustos 2009

pırt.

bir insanı bir konuda meraklandırdıktan sonra merakını gidermemek; ısıttığın sütün cezve kapasitesinden mütevellit bardağı doldurmamasına ve kalanını doldurmak için üşenip, yeniden süt ısıtmak yerine soğuk süt doldurmaya, ve böylece ısıtılmış sütün hiç bir anlamının kalmamasına benzer.

6 Ağustos 2009

i-ne.

bir gerilim filminde olabilecek en iğrenç sahneleri izleyebilirim. en cani, en vahşi anları. gerçekte de. hem de hiçbir gariplik hissetmeden. hatta zevk alarak. ama bir insana iğne yapıldığını görmeye dayanamıyorum. filmlerde filan öyle iğneli sahneler çıkınca gözümü kapatıyorum. basit bir aşı olsa bile. oysa iğneden korkan bir insan da değilim. sorun yok yani, yapabilirler bana. işin tuhaf yanı, bu durum sadece iğneye mahsus. koluma dikiş atılırken izledim mesela.

5 Ağustos 2009

payl aşımı.

bir insanın hayatımdan bir anda gitmesinden çok yaşanmışlıklarımızın, paylaştıklarımızın bir anda yok olduğunu görmek acı verir bana. hatta en çok bu acı verir.

3 Ağustos 2009

kahvarı.

en sevdiğim içecekler listesinde kahve ilk beşe girer. en sevmediğim hayvanlar listesinde arı ilk beşe girer. kahveyi yakınca arıların oraya yaklaşmadığını öğrendim dün. içim ne kadar temiz di mi. bildiğin toz kahveyi tutuşturuyormuşsun işte, tütsü gibi yanıyor yavaş yavaş. çoilginç.

2 Ağustos 2009

dondırmak.

pastanede dondurma isterken 'çikolatalı' diyen birinin olabileceğini hiç düşünmezdim. herkes kakaolu diyor sanıyordum. çikolatalı daha samimi. ve bunu söyleyen benim arkadaşım. nağber.

31 Temmuz 2009

soğcak.

duş almadan önce kovayı doldururken soğuk suyu açmayı unutmuşum. sonra kova dolduğunda yeterince ılık mı diye hızlıca sağ elimi suya daldırdım. su kaynama noktasını aşmış, reseptörlerimin dediğine göre. aslında o kadar salak değilim ama işte.. bu yazıyı da tek elle yazdım haliyle. ona göre.

30 Temmuz 2009

pasta.

ismimi 'pasta' zanneden dört yaşında bir kuzenim var. aslında gerçek adımı da biliyor, meliabi diyor bazen. ama genelde bana pasta demeyi tercih ediyor. öyle de lezzetliyim yani.

28 Temmuz 2009

metro.

bindiği şehirlerarası otobüste wireless bağlantı olmadığı için, arkadan gelen ve wireless bağlantısı olan başka bir firmaya ait otobüsün bağlantısıyla internete girmeye çalışan bir arkadaşım var. çok salak, di mi. fikri ben verdim ama olsun. sonuçta deneyip giremeyen o.

22 Temmuz 2009

küstüm.

ciddiyim.

21 Temmuz 2009

şeyk it milk.

ben pembeyi hiç sevmem. bunun erkeksilikle ilgisi yok. ciddiyim. kırmızıyı, eflatunu falan seviyorum gayet. ama pembe midemi bulandırır. mesela çilekli milkşeyke bayılırım ama cam bardaktaysa içemem. midem bulanır pembe diye. görmeden içmem gerek. yoksa kusarım valla. gözüm kapalıyken de bir dikişte içerim oh mis diyerek, dişlerimin sız sız diye sızlamasına aldırmadan. çok samimiyim.

- ayrıca en sevdiğim renk kırmızıdır.

19 Temmuz 2009

özgürlük.

zülfü livaneli'nin 'ey özgürlük' isimli harika parçasının konser kaydı var bende. şarkının sonunda seyirci 'bidaha bidaha' diye bağırıyor. ben de her seferinde şarkıyı salak gibi yeniden başlatıyorum, istemsizce. öyle. söyleyeyim dedim.

18 Temmuz 2009

tuzlandırıcı.

özgün ve ben hayvan gibi tuz tüketiriz. dün ben genç yaşta hipertansiyon sahibi olacağımızdan yakınırken dedi ki; 'ya olum neden candarel, hermestas ve türevleri tatlandırıcılar var da tuzlandırıcı yok ki.' çok mantıklı değil mi lan.

17 Temmuz 2009

pizzacuma.

canım sıkıldığında ya da düşünmeye ihtiyacım olduğunda balkona çıkarım ben hep. sağ ayağımı korkuluğun altındaki beton çıkıntıya koyup, sağ dizimi de korkuluğun en üst noktasına dayayarak öylece durur ve sokağı izlerim. tam karşıda da pizzacı var. az önce öyle balkondaydım yine, dedim bi pizza yiyeyim oh mis. aradım cevap vermedi. dürbünle pizzacının içine bakayım dedim, baktım kimse yok içeride; kapıda bir yazı asılı: 'cumaya gittim gelicem'. içimden küfrettim. çok açım lan napim. herkesin inancına saygım var yani yoksa.

16 Temmuz 2009

ovyes.

insanların bu kadar tekdüzeleşmesine katlanamıyorum. neden her on blog yazarından dokuzu nutella hayranı sizce? hiçbir nedeni yok bunun. gerçekten. bir tane 'cool' çıktı ortaya, nutella takıntılı yazılar yazdı. moda oldu işte.

- ice tea mango'yu çoak seviyoree. hadi bakalım.

15 Temmuz 2009

iket.

insanlar hangi enstrümanı çalıyorsun diye sorduklarında 'mızıka' diye cevap verince sizi ve mızıkanızı küçümsüyorlar, ciddiye almıyorlar. 'bas gitar' derseniz size tapıyorlar. insanlar bir garip. ah etiket vah etiket.

14 Temmuz 2009

ba.

çarpmadı otobüs filan. o değil de; -bukalıbabayılıyorumodeğilde- her yazar olmak isteyen, kendince yazı yazan gencin babasıyla problemleri oluyor ve babasını yazıyor. bu olaya baya tavım ben ha. ben de mi yazsam lan. ailesi tarafından anlaşılmayan ergen tripleri filan.

- hiç odama girdin mi baba? böhü. girsen nolcak sanki. yatak, kitaplar filan. televizyon bile yok, sıkılırsın, ben sana diyim bak.

13 Temmuz 2009

yem.

hayat çok garip bir şey lan. bazen çok seviyorum kendisini. ama bazen çok üzüyor beni. anlatacak çok şeyim var. dinleyecek kimsem yok. olanları da yitiriyorum bir bir. aferim bana. balıklarım iki gündür açlar. yemleri bitti. onları da yitirmemek için yem almaya gidiyorum şimdi. belki otobüs filan çarpar yolda. sınavım kötüydü, sormayın. çarpmazsa söylerim.

- do you like punk music? artık, en üzgün ve en neşeli anlarımda bu soruyu soruyorum. azocan'dan öğrendim.

5 Temmuz 2009

sarkoş.

çizgifilm karakteri gibi adamım valla. hani çizgifilmlerde birisi hızlıca koşarken kafasına yere paralel bir kapı üstü ya da sopa çarpar. çarptığı yer tam göbeğinin hizasında olacak şekilde sırtüstü hızlıca düşer ya kahramanımız. işte bana öyle oldu. kumsalda koşarken şemsiyenin demirine çarptım kafamı. ve aynen anlattığım gibi düştüm. bu tarz bir düşüşü sadece filmlerde olur sanıyordum. yeşil yıldızlar vardı başımın etrafında dönen. sonra kahkaha atarak kalktım yerden ve tekrar koşmaya başladım. bu sefer yere sabitlenmiş bi demir çöp kutusuna ayağımı çarptım. sağ ayağımın üstünde seke seke koşmaya devam ettim. duramıyordum. çok sarhoştum napim. bu arada bütün bu koşuşlar denize doğruydu. saat gece üçtü. denizden çıkınca tekrar koşmaya başladım ve aynı ayağımı başka bir çöpkutusuna çarptım. iki gündür üstüne basamıyorum işte. üstelik kafam şişti. tom ve jerry'deki gibi çekiçle indireyim dedim. iyice şişti. nolcak bilmem.

- ben sarhoş olunca hep koşarım.

27 Haziran 2009

börem.

az sonra size iğrenç bir itirafta bulunacağım. daha önce süsüne püsüne düşkün bir ekek olduğumu söylemiştim. üç senedir ellerim için nemlendirici kullanıyorum. bu süre zarfında envai çeşit marka denedim. ama söylemeliyim ki, hiç birisi su böreği yedikten sonra ellerimin yağlanması kadar yaramıyor cildime. valla lan. utanmasam elimi böreğe sürüp çıkacam dışarı.

26 Haziran 2009

kür'dan gemi.

kürdanları yan yana dizip bantlamak suretiyle minik sallar yapardım küçükken. küvette filan yüzdürürdüm sonra. komşumuzun kızının oğlu öğretmişti. 6 yaşındaydım o zaman. o günlerdeki en büyük hayalim ahşaptan kocaman bir gemi makedi yapabilmekti.

- insanın çocukluk hayallerinin gerçekleşemeden, hayal olmaktan çıkması ne kötü.

24 Haziran 2009

popo-ler.

her şey biraz popüler olmakla ilgili. yani popüler olan bir insan popüler olmayan birisinin fikirlerini, yazılarını filan çalarsa sorun olmaz genelde. asıl sorun böyle bir durumda popüler olmayan insanın "ama önce ben yazdım laağn" diye kendi kendine feryad etmesidir.

limonata.

meşhur limonata'mın özel tarifini ilk defa veriyorum:

3 limon sıkın, yarım bardak suyla karıştırın. sonra onu musluğa dökün. gidin bakkaldan tang alıp iki litrelik içi su dolu bir sürahiye dökün. oh mis. hayal kırıklığı da böyle bir şey.
şaka yaptım, sonra vericem.

şimdilik yeni fotoblog'umun adresini veriyorum: http://fotografcekmeli.blogspot.com/

klozet.

kendimi en çok kaka yaparken savunmasız hissediyorum. mesela deprem olsa o hâlde bi kolonun altına bile kaçamazsın, yangın çıksa poponu silmeden kalkamazsın. bunlar sadece örnek. ama öyle değil mi. düşmanınızı en zayıf an'ında yakalamak istiyorsanız kaka yapmasını bekleyin. size tavsiyemdir.

pepsiğ.

biliyorum ki 'pepsiğ yaşatır seni' reklamında seda sayan'ın ellerini iki yana kaldırıp göğüslerini kameraya doğru bir sağa bir sola salladığı sahneyi izledikten sonra pepsi içmeyi tamamen bırakan tek kişi ben değilim. bence o reklamı coca-cola yaptırdı. ben size diyim.

18 Mayıs 2009

ego.

bir insanın arkadaşlarıyla-tanıdıklarıyla ilişkilerinin maneviyattan uzaklaşıp, sadece kendini ruhen tatmin etmek için olmaya başladığını anladığım anda o insan benim için bitmiştir. herkesin hep seni sevmesini, sana âşık olmasını, bir sürü 'arkadaş'ın olmasını istediğini biliyorum. ama işler böyle yürümüyor.

15 Mayıs 2009

ısmarlama.

bugün bi arkadaşım, 'aşık olacağın kızda olması gereken en önemli özellik ne?' diye sordu. 'beni kendine aşık etme yeteneğine sahip olmalı' dedim. aşk, ısmarlama olmaz çünkü. ne öyle, özellik falan. iyi demiş miyim?

13 Mayıs 2009

iz.

yollarsanız da okumam dedim, evet. çünkü dün gece, bana eskiden yollanan mektupları okudum. -toputopu3tanelerzaten- ve artık mektuplara olan inancımı yitirdim. mektupun bugüne kadar taşıdığı tek şey kağıdın üstündeki bardak izi. mektupta yazılanlardan ise iz yok.

- o da tuhaf lan, bir senedir duruyor iz.

11 Mayıs 2009

niye.

- niye blog yazıyorsun?
- çünkü buraya yazdıklarımı birine söylemeye kalksam, kimse beni dinlemez.

9 Mayıs 2009

yani.

- insanlar olaylara hep tek taraftan ve kendi çıkarları doğrultusunda bakıyor. olaylara objektif bir biçimde, her iki taraftan da bakıp, ondan sonra yorumlayan insan gelsin canımı yesin. o derece yani.

7 Mayıs 2009

hırsızım.

ilk ve son hırsızlığımı sekiz yaşında snoopy için yapmıştım. ben snoopy'nin en büyük hayranıyken, snoopy'i sadece sevimli bir köpek olarak gören komşumuzun oğlunun tam on farklı versiyonda snoopy oyuncağı vardı. ben de birini çalmıştım. bütün gece uyuyamadım. ve ağladım. ertesi gün gizlice tekrar yerine koydum o yüzden. salak eksildiğini ve yeniden yerine geldiğini bile fark etmemişti ama.

- gerçekten, ilk ve sondu.

6 Mayıs 2009

ölü.

ölümün beni acıtan, ürküten tek tarafı 'bir daha' olgusunun ortadan kalkışıdır. eğer ölürse; bir daha göremeyeceksin mesela, bir daha sesini duyamayacaksın, bir daha konuşamayacaksın onunla, dokunamayacaksın. belki sadece yazılarını okuyabilirsin. eğer bir insanı hayatınızdan çıkarmak istiyorsanız, öldürün gitsin. yaşarken de ölünür. yazarken de ölünür.

-cenazelerle aram pek iyi değildir.

5 Mayıs 2009

eştiriel.

çevremde, hiç eleştiri kabul etmediğimi söyleyenler de, eleştiriye çok açık olduğumu söyleyenler de var.her iki grup da haklı aslında. çünkü benim için eleştirinin belli kalıpları vardır ve eğer karşı taraftan gelen eleştiri bu kalıpların dışındaysa, o eleştiriyi yok sayarım ben. mesela; sürekli beni olumsuz bir şekilde eleştiren ve sadece eleştirmekle kalan, yapıcı önerilerde bulunmayan bir insanın hakkımda ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur benim için. hatta onların eleştirilerine katlanamam.

3 Mayıs 2009

çiş.

en büyük çocukluk kâbusum, bir dizi şeklindeydi. her gece aynı ortamda, aynı canavarla farklı bir senaryo görüyordum. çığlıklarla ve ter içinde uyanıyordum, altım ıslak ve çiş kokulu bir biçimde. ve bu kabuslar, en yakın arkadaşımın oturduğu apartmanın koridorlarında geçiyordu. sanırım arkadaşlarımdan uzak durmaya başlayışım o zamanlara dayanıyor.

26 Nisan 2009

muz.

ben muzu; önce sapını tamamen ağzıma almak suretiyle ısırıp kopardıktan sonra soyuyorum. kopardığım sapları da yaklaşık ikibuçuk senedir saklıyorum. böylece ileride çocuklarıma kaç muz yediğimi söyleyebileceğim. ne güzel di mi. şu anda 273.

ba. kü-

buraya yazmanın en güzel yanı, rahatlamam. kendimi rahatlatıyorum.
ikinci en güzel yanı ise daha güzel. okuyanlar beni tanısalar bile buraya yazdıklarımla yargılıyorlar ya. çok hoşuma gidiyor bu. mesela bi' alttaki yazımı okuduktan sonra bana şekilci demiyen top olsun. bazen komik oluyorsunuz.

- birmayıs'ın küba için, turizmden mütevellit, büyük bir gelir kaynağı olması çok ironik değil mi lan.

23 Nisan 2009

siyaz.

yine değişti burası. siyahbeyaz'a dönmek istedim tekrar. siyahbeyaz'ın kusursuz uyumu ve çarpıcılığı başka hiçbir renkte yok zira. fotoğraflarda da bir süre siyahbeyaz çalışmaya karar verdim. kovboy woody'i hatırlayanınız var mı? toy story'nin kahramanı. oyuncak. toy story benim gittiğim ilk sinema filmiydi. kovboy woody de özeldir bu yüzden benim için. onun oyuncağı da var bende yedi yaşımdan beri saklıyorum. obsesif tavırlarım var benim.

- çucuk bayramınız kutlu olsun.

16 Nisan 2009

varyum.

yastayım. benim ufak bir akvaryumum var. on tane filan da balık var işte içinde. bi' balığıma diğerleri saldırıp duruyordu. adı perşembe'ydi. balıkcaaz akvaryumun içinde oradan oraya kaçıyordu. en sonunda ne olduğunu tahmin bile edemezsiniz. kuyruğunu kopardılar lan balığın döve döve. balıkcaaz yüzemedi. filtrenin kenarına sıkıştırıp kendini, öyle yaşıyordu. itiyordum yüzebilecek mi diye, akvaryumun tabanına çarpıyordu zavallım önce. sonra fitreden kaynaklanan akıntının da yardımıyla güç bela tekrar yerine geçiyor orada yaşıyordu. tam bir hafta böyle yaşadı.
perşembe günü öldü. çok ironik.

- yukarıda yazan tarihten bir gün sonra koydum bu yazıyı.

14 Nisan 2009

yorgan.

ben geceleri, uyumadan önce, yatağa uzanmıyorum. uykum gelince yatağıma gidiyor, yorgana sarılarak yatağın tam ortasında oturuyorum. ve gözlerimi kapatarak öylece bekliyorum. sabah olduğunda uzanır pozisyona geçmiş halde buluyorum kendimi.

- sırtım ağrıyor.

13 Nisan 2009

tost.

annem evden çıkmadan önce tost hazırlamış bana. neden bilmiyorum ama böyle anlarda çok duygulanıyorum ben. ne kadar çok sevildiğimi hissediyorum. telefonsuzluk çok güzel bir şey bu arada. gerçekten. tavsiye ederim yani. ama bir ev telefonu lazım tabi ki. normal şartlar altında telefonda hiç konuşmadığım. abuk subuk kısa mesajlarla iletişim kurmaya çalıştığım insanlar yok artık. benimle konuşmak isteyince ev telefonumu arayıp, sesimi duyan, sesini duyduğum insanlar var.

- bu kadar.

12 Nisan 2009

karşı.

sigara içmememe -sonkelimeyiikidakikadayazabildim- rağmen asla sigara karşıtı bir insan olmadım. sigara karşıtlarına karşıyım yani. keyif lan bu. size ne. rahatsız oluyorsan uzaklaş ortamdan. aslında ben genelde karşıtlıklara karşıyım. popüler kültür mesela. esasen bir popüler kültür karşıtıyım. ama aynı zamanda popüler kültür karşıtlarına da karşıyım. zira bu karşıtlık durumunu da popüler hale getirdiler. hayır çarşı'dan filan değilim.

- saçmalarken gündelik streslerden arınıyorum. başka bir sebebi yok yani bunların.

8 Nisan 2009

oniki.

saat oniki. yolunda gitmeyen bir şeyler var. salim dündar'dan aynalar'ı dinleyerek geçirilmez bir gece. ben geçiriyorum, bakmayın bana. saat oniki. uykum geldi.

- 'uykum gibi gelsene.'

seksen.

en sevdiğim aktivite olmasına rağmen, şu sıralar kendi kendime konuşmaya cesaretim yok. sadece bir fotoğrafa aşık olduğum zamanlar oluyor. hayır. yazamıyorum. elini tutmayı özledim.

- seksenleri hiç görmedim. ama deli gibi özlüyorum.

30 Mart 2009

bozuk.

bu yazıyı hiç sevmediğim bir ortamdan, internet kafeden yazıyorum. türk telekom'a "ankesörlü bilgisayar" yapması için dilekçe göndermeyi düşünüyorum. çok güzel bi' fikir değil mi sizce de? bence değil.

27 Mart 2009

sepet.

hava yine hüzünlü; mevsim sonbahar sanıyor kendini. yağmur olsa yağacak. ben yine evde miskin bir gün geçiriyorum. ankesörlü telefonum hiç çalmadı. henüz kimse bana mektup yollamadı. süt bitti. karnım acıktı. duş almam lazım. şampuanım da bitmiş. seni özledim.
şimdi kapı çalsa, kapının önüne koyulup kaçılmış bir sepet bulsam. ve sepetin içinde 'mektup, süt, ekmek, clear şampuan ve sen' olsan ne kadar sevinirim anlatamam.

- köprücük kemiğinin çukuruna yuva yapmak istiyorum. sen kim bilmiyorum.

25 Mart 2009

şıpsevdi.

çocukluğumu şıpsevdi sakızların içinden çıkan yazıları okuyup, aşkın ne olduğunu anlamaya çalışarak geçirdim. hayır, saçmalamayın. şaka yaptım. yedi yaşından bu yana melankolik olan bir insan yoktur herhalde yeryüzünde. genel anlamda melankolik bir insan olmasam da, zaman zaman -farkında olmadan- büründüğüm melankolik tavırlarım ve limonatacı'da yazan yazılarım beni korkutuyor. hayır, ben cezmi ersöz olmak istemiyorum lan. ayrıca 'melankoli' çok dandik bir kelime bence.

- ben aslında iyi bir insanım. şıpsevdi en sevdiğim sakız markasıdır. cornflakes'in sadesini, sütü şekersiz tercih ederim.

20 Mart 2009

katır.

ben bir insanla konuşurken o insan yüzüme bakmazsa ben çok sinirlenirim. mesela ben konuşurken o telefonuyla filan uğraşıyorsa deliririm. bugün katırları doğuranın at mı eşek mi olduğu sorusu geldi bi' anda aklıma. bütün gün bu soruya cevap aradım. çevremdeki bilebilecek insanlara sordum. bulamadım. biliyorsanız söyleyin. bir de benimle konuşurken yüzüme bakın.

- o değil de; ankesörlü telefonlardan kısa mesaj da çekilebiliyormuş. telefon kullanmadığımı söylemiştim. yine de bana illa ulaşmak isteyenlere en çok kullandığım, yanından en çok geçtiğim ankesörlü telefonun numarası: 0332. 322 00 37.

19 Mart 2009

mavi.

minimal havaya dokunmadan, biraz renk ve neş'e kattım bloga. alışmak biraz zaman alacak gibi olsa da sevdim bu hâli. bugün ço'güzel bir gün. ve mavi. bugüne bir renk adı verecek olsam mavi derdim. gökyüzü parçalı bulutlu. bulutsuz yerler masmavi. hava ne sıcak, ne soğuk. hafif rüzgârlı. bütün bu bilgileri sadece balkondan edindim. neyse ki odamın balkonu var. sabahtan beri evden hiç çıkmadım, ve evde yalnızım. saat biriüçgeçiyor. daha kahvaltı etmedim. az önce duştan çıktım. ve üstümü giyindim. üstüm şöyle; kot pantalon, turkuaz mavisi merserize bir kazak içerisine beyaz gömlek. bugün ben de maviyim yani. şimdi gidip kendime güzel bir kahvaltı hazırlayacağım. belki omlet yaparım. ve belki akşam üzeri dışarıya çıkar, biraz hava alırım.

- ben bazen beklenmedik bir telefon alınca, en iyi bildiğim sesleri bile tanıyamıyorum. buyrun diyorum.

15 Mart 2009

mario.

bazen kendimi olduğumdan daha yaşlı hissediyorum.
en yakın arkadaşlar doğum günlerini feysbuk'tan hatırlar-kutlar oldu. ne samimiyetsizlik ama. msn kullanmıyorum ben. herkes kısa mesaj yolluyor birbirine deli gibi. parmaklarım ağrıyor. uzun süre cep telefonu kullanmamaya karar verdim. böylece radyasyondan uzak kalırım bir süre. eskiden mektup varmış mesela. bana mektup yollasanıza. mail değil. bildiğin mektup. belki o zaman, dünyanın en mutlu insanı olurum.
bazen kendimi olduğumdan daha çocuk hissediyorum.

- hayır, kendimi en kötü hissettiğim anlarda yazı yazmıyorum. bilgisayarı açıyor, mario oynuyorum. ben çok güzel mario oynarım.

14 Mart 2009

ankesör.

bu cumartesimi evde miskinlik yapmaya ayırdım. saat üç. miskinlik yapmaya devam ediyorum. bazen herkes öyle yapmacık geliyor ki bana. hatta kendim bile. telefonum bozuldu. eksikliğini pek hissetmiyorum. zaten arayıp soranım yoktu fazla. ben birini arayacağım zaman da ankesörlü telefonların sıcacık kabinleri koşuyor imdadıma. uzun bir süre telefon kullanmayacağım anlaşılan.

4 Mart 2009

biraz.

etrafımda gönlünü yapmam gereken, konuşurken kelimelerimi seçmem gereken bir sürü insan varken, en yakınlarıma da böyle yapamam lan. lan diyorum bak. ciddiyim yani. bunalıyorum. bunaltıyorsunuz beni. anlamaya çalışın. biraz.

2 Mart 2009

yeni.

bıktım artık ya. gerçekten. o kadar sıkıldım ki. her şeyden. bir sürü nokta koymak istiyorum. her yere. bi' an önce bitsin diye. nokta koyunca bit.mi.yor. ki. yarı.m kalıyor bak. hayatımda yeni birisine ihtiyacım var. yepyeni hiç tanımadığım birisi olabilir bu. ya da uzaktan tanıdığım, ama sadece selamlaştığım, el sallaştığım birisi. birisi olsun da. yeter. şaşırtsın beni. gelsin mesela yanıma bi' akşam üstü, 'beraber yürüyelim mi?' filan desin. ya da ben otururken, boş olan yanıma otursun. sohbet ederiz. açılırız.
insanlarla ilk tanışma anında hayli girişken ve cesaretli olsam da, tanışıklığı ilerletme konusunda çok utangaçım lan ben. beceremem o işi. bakmayın böyle gözüktüğüme. neyse, velhasıl kelam; yeni birileriyle tanışmaya, ya da uzaktan tanıdığım birisiyle olan tanışıklığımı ilerletmeye ihtiyacım var.

- adının baş harfini söylerken, dilimin damağıma deymesini seviyorum.

28 Şubat 2009

burası memnu.

odasının duvarlarına posterler asıp, hayran olduğu kadınların fotoğraflarıyla masaüstlerini süsleyen erkeklerden değilim. oylum talu ve beren saat'e olan ilgim hayli yüksek, o ayrı. ilgi dediğim, bu kadınları izlemeyi seviyorum. beren saat'in güzelliğinin yanında bir de şuhluk var. beren'in en çok boynunu ve bileklerini beğeniyorum ben, gerçekten kusursuz. ama o erken yaşlanacak. mimikleri hep kırışıklık. cildi gevşek. oylum talu da dünyanın en güzel kadını değil, biliyorum. ama en sempatiği olabilir. o nasıl bir gülümsemedir. saçları sonra. bazen bilmediği konularda bir şeyler biliyormuş gibi yapıp, saçmasapan konuşsa da o güzel ses tonuyla söylediği her lafa hayran kalabilirim.

- beren saat v.s oylum talu.. hmm. and the oscar goes tooo beren talu. olsa negzel olurdu diğ mi.

26 Şubat 2009

garip.

aslında insan birçok şeyi en yakınlarına anlatamıyor. hepimizde öyle değil mi bu durum? kaç kişi bir sıkıntısını ilk olarak annesine anlatıyor. çok az. neden. çünkü o en yakınımız. en yakın arkadaş da bu durumda aslında. neyse belki yanılıyorum.
ama ben en önemli şeyleri en yakınlarıma anlatamam. alakasız birileri olmalı, belki yeni tanıştığım ya da fazla samimi olmadığım birileri. hatta çoğu zaman kimseye anlatmam. ama bana bozulmaktan, güvenmemekten vazgeçin. benböyleyimlan! kabul edin artık. ya da etmeyin. sizi seviyorum, evet. ama kendimi daha çok.

- ben küçükken, çok küçükken, cornflakes nedir bilmezdim. o zamana göre daha büyük ama bu zamana göre daha küçükken ise; her sabah cornflakes yerdim. hem de her sabah.

25 Şubat 2009

tüy.

ne zamandır güvercinler gelmiyordu balkonuma. unuttular sanıyordum. bugün geldiler. güvercinler midemi bulandırırdı küçükken. ben küçükken, büyüyünce her şey güzel olacak sanıyordum. ben büyüdüm; ve artık güvercinleri seviyorum. her kanat çırpışında bir güvercinin, balkonuma düşen tüylerini sayıyorum. ama her şey güzel değil. tüyleri sayma konusunda ciddiyim, derin-duygusal bir anlamı da yok bunun. öylesine sayıyorum. neden kimse beni dinlemiyor; sen mesela, neden hiç dinlemiyorsun beni?

- bi' gün lunaparka gidelim mi? kaydıraktan kayarız.