27 Haziran 2009

börem.

az sonra size iğrenç bir itirafta bulunacağım. daha önce süsüne püsüne düşkün bir ekek olduğumu söylemiştim. üç senedir ellerim için nemlendirici kullanıyorum. bu süre zarfında envai çeşit marka denedim. ama söylemeliyim ki, hiç birisi su böreği yedikten sonra ellerimin yağlanması kadar yaramıyor cildime. valla lan. utanmasam elimi böreğe sürüp çıkacam dışarı.

26 Haziran 2009

kür'dan gemi.

kürdanları yan yana dizip bantlamak suretiyle minik sallar yapardım küçükken. küvette filan yüzdürürdüm sonra. komşumuzun kızının oğlu öğretmişti. 6 yaşındaydım o zaman. o günlerdeki en büyük hayalim ahşaptan kocaman bir gemi makedi yapabilmekti.

- insanın çocukluk hayallerinin gerçekleşemeden, hayal olmaktan çıkması ne kötü.

24 Haziran 2009

popo-ler.

her şey biraz popüler olmakla ilgili. yani popüler olan bir insan popüler olmayan birisinin fikirlerini, yazılarını filan çalarsa sorun olmaz genelde. asıl sorun böyle bir durumda popüler olmayan insanın "ama önce ben yazdım laağn" diye kendi kendine feryad etmesidir.

limonata.

meşhur limonata'mın özel tarifini ilk defa veriyorum:

3 limon sıkın, yarım bardak suyla karıştırın. sonra onu musluğa dökün. gidin bakkaldan tang alıp iki litrelik içi su dolu bir sürahiye dökün. oh mis. hayal kırıklığı da böyle bir şey.
şaka yaptım, sonra vericem.

şimdilik yeni fotoblog'umun adresini veriyorum: http://fotografcekmeli.blogspot.com/

klozet.

kendimi en çok kaka yaparken savunmasız hissediyorum. mesela deprem olsa o hâlde bi kolonun altına bile kaçamazsın, yangın çıksa poponu silmeden kalkamazsın. bunlar sadece örnek. ama öyle değil mi. düşmanınızı en zayıf an'ında yakalamak istiyorsanız kaka yapmasını bekleyin. size tavsiyemdir.

pepsiğ.

biliyorum ki 'pepsiğ yaşatır seni' reklamında seda sayan'ın ellerini iki yana kaldırıp göğüslerini kameraya doğru bir sağa bir sola salladığı sahneyi izledikten sonra pepsi içmeyi tamamen bırakan tek kişi ben değilim. bence o reklamı coca-cola yaptırdı. ben size diyim.

18 Mayıs 2009

ego.

bir insanın arkadaşlarıyla-tanıdıklarıyla ilişkilerinin maneviyattan uzaklaşıp, sadece kendini ruhen tatmin etmek için olmaya başladığını anladığım anda o insan benim için bitmiştir. herkesin hep seni sevmesini, sana âşık olmasını, bir sürü 'arkadaş'ın olmasını istediğini biliyorum. ama işler böyle yürümüyor.

15 Mayıs 2009

ısmarlama.

bugün bi arkadaşım, 'aşık olacağın kızda olması gereken en önemli özellik ne?' diye sordu. 'beni kendine aşık etme yeteneğine sahip olmalı' dedim. aşk, ısmarlama olmaz çünkü. ne öyle, özellik falan. iyi demiş miyim?

13 Mayıs 2009

iz.

yollarsanız da okumam dedim, evet. çünkü dün gece, bana eskiden yollanan mektupları okudum. -toputopu3tanelerzaten- ve artık mektuplara olan inancımı yitirdim. mektupun bugüne kadar taşıdığı tek şey kağıdın üstündeki bardak izi. mektupta yazılanlardan ise iz yok.

- o da tuhaf lan, bir senedir duruyor iz.

11 Mayıs 2009

niye.

- niye blog yazıyorsun?
- çünkü buraya yazdıklarımı birine söylemeye kalksam, kimse beni dinlemez.

9 Mayıs 2009

yani.

- insanlar olaylara hep tek taraftan ve kendi çıkarları doğrultusunda bakıyor. olaylara objektif bir biçimde, her iki taraftan da bakıp, ondan sonra yorumlayan insan gelsin canımı yesin. o derece yani.

7 Mayıs 2009

hırsızım.

ilk ve son hırsızlığımı sekiz yaşında snoopy için yapmıştım. ben snoopy'nin en büyük hayranıyken, snoopy'i sadece sevimli bir köpek olarak gören komşumuzun oğlunun tam on farklı versiyonda snoopy oyuncağı vardı. ben de birini çalmıştım. bütün gece uyuyamadım. ve ağladım. ertesi gün gizlice tekrar yerine koydum o yüzden. salak eksildiğini ve yeniden yerine geldiğini bile fark etmemişti ama.

- gerçekten, ilk ve sondu.

6 Mayıs 2009

ölü.

ölümün beni acıtan, ürküten tek tarafı 'bir daha' olgusunun ortadan kalkışıdır. eğer ölürse; bir daha göremeyeceksin mesela, bir daha sesini duyamayacaksın, bir daha konuşamayacaksın onunla, dokunamayacaksın. belki sadece yazılarını okuyabilirsin. eğer bir insanı hayatınızdan çıkarmak istiyorsanız, öldürün gitsin. yaşarken de ölünür. yazarken de ölünür.

-cenazelerle aram pek iyi değildir.

5 Mayıs 2009

eştiriel.

çevremde, hiç eleştiri kabul etmediğimi söyleyenler de, eleştiriye çok açık olduğumu söyleyenler de var.her iki grup da haklı aslında. çünkü benim için eleştirinin belli kalıpları vardır ve eğer karşı taraftan gelen eleştiri bu kalıpların dışındaysa, o eleştiriyi yok sayarım ben. mesela; sürekli beni olumsuz bir şekilde eleştiren ve sadece eleştirmekle kalan, yapıcı önerilerde bulunmayan bir insanın hakkımda ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur benim için. hatta onların eleştirilerine katlanamam.

3 Mayıs 2009

çiş.

en büyük çocukluk kâbusum, bir dizi şeklindeydi. her gece aynı ortamda, aynı canavarla farklı bir senaryo görüyordum. çığlıklarla ve ter içinde uyanıyordum, altım ıslak ve çiş kokulu bir biçimde. ve bu kabuslar, en yakın arkadaşımın oturduğu apartmanın koridorlarında geçiyordu. sanırım arkadaşlarımdan uzak durmaya başlayışım o zamanlara dayanıyor.

26 Nisan 2009

muz.

ben muzu; önce sapını tamamen ağzıma almak suretiyle ısırıp kopardıktan sonra soyuyorum. kopardığım sapları da yaklaşık ikibuçuk senedir saklıyorum. böylece ileride çocuklarıma kaç muz yediğimi söyleyebileceğim. ne güzel di mi. şu anda 273.

ba. kü-

buraya yazmanın en güzel yanı, rahatlamam. kendimi rahatlatıyorum.
ikinci en güzel yanı ise daha güzel. okuyanlar beni tanısalar bile buraya yazdıklarımla yargılıyorlar ya. çok hoşuma gidiyor bu. mesela bi' alttaki yazımı okuduktan sonra bana şekilci demiyen top olsun. bazen komik oluyorsunuz.

- birmayıs'ın küba için, turizmden mütevellit, büyük bir gelir kaynağı olması çok ironik değil mi lan.

23 Nisan 2009

siyaz.

yine değişti burası. siyahbeyaz'a dönmek istedim tekrar. siyahbeyaz'ın kusursuz uyumu ve çarpıcılığı başka hiçbir renkte yok zira. fotoğraflarda da bir süre siyahbeyaz çalışmaya karar verdim. kovboy woody'i hatırlayanınız var mı? toy story'nin kahramanı. oyuncak. toy story benim gittiğim ilk sinema filmiydi. kovboy woody de özeldir bu yüzden benim için. onun oyuncağı da var bende yedi yaşımdan beri saklıyorum. obsesif tavırlarım var benim.

- çucuk bayramınız kutlu olsun.

16 Nisan 2009

varyum.

yastayım. benim ufak bir akvaryumum var. on tane filan da balık var işte içinde. bi' balığıma diğerleri saldırıp duruyordu. adı perşembe'ydi. balıkcaaz akvaryumun içinde oradan oraya kaçıyordu. en sonunda ne olduğunu tahmin bile edemezsiniz. kuyruğunu kopardılar lan balığın döve döve. balıkcaaz yüzemedi. filtrenin kenarına sıkıştırıp kendini, öyle yaşıyordu. itiyordum yüzebilecek mi diye, akvaryumun tabanına çarpıyordu zavallım önce. sonra fitreden kaynaklanan akıntının da yardımıyla güç bela tekrar yerine geçiyor orada yaşıyordu. tam bir hafta böyle yaşadı.
perşembe günü öldü. çok ironik.

- yukarıda yazan tarihten bir gün sonra koydum bu yazıyı.

14 Nisan 2009

yorgan.

ben geceleri, uyumadan önce, yatağa uzanmıyorum. uykum gelince yatağıma gidiyor, yorgana sarılarak yatağın tam ortasında oturuyorum. ve gözlerimi kapatarak öylece bekliyorum. sabah olduğunda uzanır pozisyona geçmiş halde buluyorum kendimi.

- sırtım ağrıyor.

13 Nisan 2009

tost.

annem evden çıkmadan önce tost hazırlamış bana. neden bilmiyorum ama böyle anlarda çok duygulanıyorum ben. ne kadar çok sevildiğimi hissediyorum. telefonsuzluk çok güzel bir şey bu arada. gerçekten. tavsiye ederim yani. ama bir ev telefonu lazım tabi ki. normal şartlar altında telefonda hiç konuşmadığım. abuk subuk kısa mesajlarla iletişim kurmaya çalıştığım insanlar yok artık. benimle konuşmak isteyince ev telefonumu arayıp, sesimi duyan, sesini duyduğum insanlar var.

- bu kadar.

12 Nisan 2009

karşı.

sigara içmememe -sonkelimeyiikidakikadayazabildim- rağmen asla sigara karşıtı bir insan olmadım. sigara karşıtlarına karşıyım yani. keyif lan bu. size ne. rahatsız oluyorsan uzaklaş ortamdan. aslında ben genelde karşıtlıklara karşıyım. popüler kültür mesela. esasen bir popüler kültür karşıtıyım. ama aynı zamanda popüler kültür karşıtlarına da karşıyım. zira bu karşıtlık durumunu da popüler hale getirdiler. hayır çarşı'dan filan değilim.

- saçmalarken gündelik streslerden arınıyorum. başka bir sebebi yok yani bunların.

8 Nisan 2009

oniki.

saat oniki. yolunda gitmeyen bir şeyler var. salim dündar'dan aynalar'ı dinleyerek geçirilmez bir gece. ben geçiriyorum, bakmayın bana. saat oniki. uykum geldi.

- 'uykum gibi gelsene.'

seksen.

en sevdiğim aktivite olmasına rağmen, şu sıralar kendi kendime konuşmaya cesaretim yok. sadece bir fotoğrafa aşık olduğum zamanlar oluyor. hayır. yazamıyorum. elini tutmayı özledim.

- seksenleri hiç görmedim. ama deli gibi özlüyorum.

30 Mart 2009

bozuk.

bu yazıyı hiç sevmediğim bir ortamdan, internet kafeden yazıyorum. türk telekom'a "ankesörlü bilgisayar" yapması için dilekçe göndermeyi düşünüyorum. çok güzel bi' fikir değil mi sizce de? bence değil.

27 Mart 2009

sepet.

hava yine hüzünlü; mevsim sonbahar sanıyor kendini. yağmur olsa yağacak. ben yine evde miskin bir gün geçiriyorum. ankesörlü telefonum hiç çalmadı. henüz kimse bana mektup yollamadı. süt bitti. karnım acıktı. duş almam lazım. şampuanım da bitmiş. seni özledim.
şimdi kapı çalsa, kapının önüne koyulup kaçılmış bir sepet bulsam. ve sepetin içinde 'mektup, süt, ekmek, clear şampuan ve sen' olsan ne kadar sevinirim anlatamam.

- köprücük kemiğinin çukuruna yuva yapmak istiyorum. sen kim bilmiyorum.

25 Mart 2009

şıpsevdi.

çocukluğumu şıpsevdi sakızların içinden çıkan yazıları okuyup, aşkın ne olduğunu anlamaya çalışarak geçirdim. hayır, saçmalamayın. şaka yaptım. yedi yaşından bu yana melankolik olan bir insan yoktur herhalde yeryüzünde. genel anlamda melankolik bir insan olmasam da, zaman zaman -farkında olmadan- büründüğüm melankolik tavırlarım ve limonatacı'da yazan yazılarım beni korkutuyor. hayır, ben cezmi ersöz olmak istemiyorum lan. ayrıca 'melankoli' çok dandik bir kelime bence.

- ben aslında iyi bir insanım. şıpsevdi en sevdiğim sakız markasıdır. cornflakes'in sadesini, sütü şekersiz tercih ederim.

20 Mart 2009

katır.

ben bir insanla konuşurken o insan yüzüme bakmazsa ben çok sinirlenirim. mesela ben konuşurken o telefonuyla filan uğraşıyorsa deliririm. bugün katırları doğuranın at mı eşek mi olduğu sorusu geldi bi' anda aklıma. bütün gün bu soruya cevap aradım. çevremdeki bilebilecek insanlara sordum. bulamadım. biliyorsanız söyleyin. bir de benimle konuşurken yüzüme bakın.

- o değil de; ankesörlü telefonlardan kısa mesaj da çekilebiliyormuş. telefon kullanmadığımı söylemiştim. yine de bana illa ulaşmak isteyenlere en çok kullandığım, yanından en çok geçtiğim ankesörlü telefonun numarası: 0332. 322 00 37.

19 Mart 2009

mavi.

minimal havaya dokunmadan, biraz renk ve neş'e kattım bloga. alışmak biraz zaman alacak gibi olsa da sevdim bu hâli. bugün ço'güzel bir gün. ve mavi. bugüne bir renk adı verecek olsam mavi derdim. gökyüzü parçalı bulutlu. bulutsuz yerler masmavi. hava ne sıcak, ne soğuk. hafif rüzgârlı. bütün bu bilgileri sadece balkondan edindim. neyse ki odamın balkonu var. sabahtan beri evden hiç çıkmadım, ve evde yalnızım. saat biriüçgeçiyor. daha kahvaltı etmedim. az önce duştan çıktım. ve üstümü giyindim. üstüm şöyle; kot pantalon, turkuaz mavisi merserize bir kazak içerisine beyaz gömlek. bugün ben de maviyim yani. şimdi gidip kendime güzel bir kahvaltı hazırlayacağım. belki omlet yaparım. ve belki akşam üzeri dışarıya çıkar, biraz hava alırım.

- ben bazen beklenmedik bir telefon alınca, en iyi bildiğim sesleri bile tanıyamıyorum. buyrun diyorum.

15 Mart 2009

mario.

bazen kendimi olduğumdan daha yaşlı hissediyorum.
en yakın arkadaşlar doğum günlerini feysbuk'tan hatırlar-kutlar oldu. ne samimiyetsizlik ama. msn kullanmıyorum ben. herkes kısa mesaj yolluyor birbirine deli gibi. parmaklarım ağrıyor. uzun süre cep telefonu kullanmamaya karar verdim. böylece radyasyondan uzak kalırım bir süre. eskiden mektup varmış mesela. bana mektup yollasanıza. mail değil. bildiğin mektup. belki o zaman, dünyanın en mutlu insanı olurum.
bazen kendimi olduğumdan daha çocuk hissediyorum.

- hayır, kendimi en kötü hissettiğim anlarda yazı yazmıyorum. bilgisayarı açıyor, mario oynuyorum. ben çok güzel mario oynarım.

14 Mart 2009

ankesör.

bu cumartesimi evde miskinlik yapmaya ayırdım. saat üç. miskinlik yapmaya devam ediyorum. bazen herkes öyle yapmacık geliyor ki bana. hatta kendim bile. telefonum bozuldu. eksikliğini pek hissetmiyorum. zaten arayıp soranım yoktu fazla. ben birini arayacağım zaman da ankesörlü telefonların sıcacık kabinleri koşuyor imdadıma. uzun bir süre telefon kullanmayacağım anlaşılan.

4 Mart 2009

biraz.

etrafımda gönlünü yapmam gereken, konuşurken kelimelerimi seçmem gereken bir sürü insan varken, en yakınlarıma da böyle yapamam lan. lan diyorum bak. ciddiyim yani. bunalıyorum. bunaltıyorsunuz beni. anlamaya çalışın. biraz.

2 Mart 2009

yeni.

bıktım artık ya. gerçekten. o kadar sıkıldım ki. her şeyden. bir sürü nokta koymak istiyorum. her yere. bi' an önce bitsin diye. nokta koyunca bit.mi.yor. ki. yarı.m kalıyor bak. hayatımda yeni birisine ihtiyacım var. yepyeni hiç tanımadığım birisi olabilir bu. ya da uzaktan tanıdığım, ama sadece selamlaştığım, el sallaştığım birisi. birisi olsun da. yeter. şaşırtsın beni. gelsin mesela yanıma bi' akşam üstü, 'beraber yürüyelim mi?' filan desin. ya da ben otururken, boş olan yanıma otursun. sohbet ederiz. açılırız.
insanlarla ilk tanışma anında hayli girişken ve cesaretli olsam da, tanışıklığı ilerletme konusunda çok utangaçım lan ben. beceremem o işi. bakmayın böyle gözüktüğüme. neyse, velhasıl kelam; yeni birileriyle tanışmaya, ya da uzaktan tanıdığım birisiyle olan tanışıklığımı ilerletmeye ihtiyacım var.

- adının baş harfini söylerken, dilimin damağıma deymesini seviyorum.

28 Şubat 2009

burası memnu.

odasının duvarlarına posterler asıp, hayran olduğu kadınların fotoğraflarıyla masaüstlerini süsleyen erkeklerden değilim. oylum talu ve beren saat'e olan ilgim hayli yüksek, o ayrı. ilgi dediğim, bu kadınları izlemeyi seviyorum. beren saat'in güzelliğinin yanında bir de şuhluk var. beren'in en çok boynunu ve bileklerini beğeniyorum ben, gerçekten kusursuz. ama o erken yaşlanacak. mimikleri hep kırışıklık. cildi gevşek. oylum talu da dünyanın en güzel kadını değil, biliyorum. ama en sempatiği olabilir. o nasıl bir gülümsemedir. saçları sonra. bazen bilmediği konularda bir şeyler biliyormuş gibi yapıp, saçmasapan konuşsa da o güzel ses tonuyla söylediği her lafa hayran kalabilirim.

- beren saat v.s oylum talu.. hmm. and the oscar goes tooo beren talu. olsa negzel olurdu diğ mi.

26 Şubat 2009

garip.

aslında insan birçok şeyi en yakınlarına anlatamıyor. hepimizde öyle değil mi bu durum? kaç kişi bir sıkıntısını ilk olarak annesine anlatıyor. çok az. neden. çünkü o en yakınımız. en yakın arkadaş da bu durumda aslında. neyse belki yanılıyorum.
ama ben en önemli şeyleri en yakınlarıma anlatamam. alakasız birileri olmalı, belki yeni tanıştığım ya da fazla samimi olmadığım birileri. hatta çoğu zaman kimseye anlatmam. ama bana bozulmaktan, güvenmemekten vazgeçin. benböyleyimlan! kabul edin artık. ya da etmeyin. sizi seviyorum, evet. ama kendimi daha çok.

- ben küçükken, çok küçükken, cornflakes nedir bilmezdim. o zamana göre daha büyük ama bu zamana göre daha küçükken ise; her sabah cornflakes yerdim. hem de her sabah.

25 Şubat 2009

tüy.

ne zamandır güvercinler gelmiyordu balkonuma. unuttular sanıyordum. bugün geldiler. güvercinler midemi bulandırırdı küçükken. ben küçükken, büyüyünce her şey güzel olacak sanıyordum. ben büyüdüm; ve artık güvercinleri seviyorum. her kanat çırpışında bir güvercinin, balkonuma düşen tüylerini sayıyorum. ama her şey güzel değil. tüyleri sayma konusunda ciddiyim, derin-duygusal bir anlamı da yok bunun. öylesine sayıyorum. neden kimse beni dinlemiyor; sen mesela, neden hiç dinlemiyorsun beni?

- bi' gün lunaparka gidelim mi? kaydıraktan kayarız.

19 Şubat 2009

ah le yar.

ben bir şarkıya takılırsam, çevremdeki herkesi o şarkıdan nefret ettirene kadar söylüyorum o şarkıyı. bütün gün. her an. 'ah le yar' evet bu sıralar buna takıldım. bir yücel arzen bestesi. ne harika sözler, ne harika müziktir o. öylesine benden ki, belki de ondan..

"sana olan duygularımı bir bilebilsen, anlayabilsen
belki severdin.
içimdeki hasretini bir duyabilsen, anlatabilsem
belki benimdin."

18 Şubat 2009

şıp.

hayat, beni neden yoruyosaan? ciddi soruyorum lan bu soruyu. cevap verirsen sevinirim yani. nedenhepgötlükyapıyosun?
mesela; yağmur yağdıktan sonra çatı oluklarında ve saçak kenarlarında sular birikir ve şıpşıp aşağıya düşer ya; işte o sırada mutlaka ben bir saçak altından geçiyor olurum. ve şıp kafama düşer. buna neden izin veriyosun. neden hep ben. güzel kızları neden hep tipsiz ve serseri erkekler kapıyor mesela. hı?

15 Şubat 2009

durak.

- annem neden artık geceleri üstümü örtmeye gelmiyor ki.

14 Şubat 2009

tüyo.

benim sevgilim olsa; ona yüzük ya da kolye almazdım. sıradan bir kıyafet veya çanta da almazdım. bir kutu yaptırırdım mesela, iç'ine sevdiği şeyleri doldururdum. ama her şeyi. ya da bi' kutu içinde sadece çikolata olabilir mesela. bitter olsun mümkünse. likörlü de olur.

- pastel tonları çok seviyorum. pastel mavi mesela.

11 Şubat 2009

hadi.

insanlardan fikir istediğim halde bana fikir vermeyince insanlara sinir oluyorum. ihtiyacım olmasa istemem di mi? hadibanafikirverin.

- mont giymeyi sevmiyorum ama atkı takmayı seviyorum.

on yaş.

- on yaşındayım. en sevdiğim çizgifilm snoopy. sütü ve cornflakes'i çok severim. çok güzel tost yaparım. daha önce hiç öpüşmedim. ama çok aşık oldum.

11.o2.2oo1.

8 Şubat 2009

süt.

melaba. dün yolda yürüyordum. şu yapışık sokak çocuklarından birisi geldi yanıma, yapıştı haliyle. mendil satmak istiyormuş, ama benim burnumda sümük yoktu. git başımdan dedim. ben böyle bir insanım, 'sümük yoksa mendil de yok' felsefesinde yani. saçmalamayın, öyle felsefe mi olur. oluyor işte. gitmedi. almicam dedim, çocuk gitsene. almicaksan sen git dedi. manyak mıdır nedir. peki dedim. yumuşak başlı değilim ama uysal koyunum zira. dur gitme, atma beni terk etme. dedi çocuk. şaka, böyle demedi ama dediği şey özünde buydu. neyse; tutturdu al diye. sonra;

ağbi bişiy söylüyüm mü? dedi. söyle dedim ben de. ağbi be, kardeşime süt alacam ben. ama sen mendil almazsan alamam dedi. tabi benim o anda gözlerim doldu. kardeşine alacak diye değil, süt dedi diye. süt kelimesine nasıl dayanabilirdim ki. yürü lan sıpa dedim, mendil almicam ama süt alayım ben sana dedim. çocuk yolun ortasında zıplamaya başladı, dünyanın en mutlu insanı oldu. güldü, ağbi sen mendil satmaya çalıştığım en kral insansın dedi. oysa ben insanlığımdan veya krallığımdan değil, süt için yapıyordum her şeyi. yaklaşık altınoktadört dakika yürüdükten sonra bir bakkala girdik, tamyağlıuhtbirlitrepınarsüt aldım. ve sütü eline verip yolladım çocuğu. giderken bana eliyle öpücük attı. mendil almadım.

- süt'e asla hayır diyemem. gerçekten diyemem. evet.

4 Şubat 2009

kimaramışcell.

arkadaşlarımı çok seviyorum lan. öyleböyledeğil. çok. hepiniz iyi ki varsınız, cidden. beni arkadaşı olarak gören herkes, uzaktan tanıyanlar, benim arkadaşım olarak gördüğüm herkes.. hepinizi seviyorum. lâkin yine de; hakkımda yazılanları okuyup da, sekiz saniyeden fazla 'acaba' diye düşünenler, uzak dursun benden.

-haklı olan, suçsuz olan feryat eder mi hiç? tehditler savurur mu?

3 Şubat 2009

ses.

ne kadar önemli di mi ses? dün hayatımın en boktan gecesini yaşadım. insanlar beni yaftalayarak üzerimden prim yapmaya çalışıyor ve ağır ithamlarda, iftiralarda bulunuyorlar. hiçbir yorum ve açıklama yapmadım bu konuda. zira bunu gerektirecek bir durum yok ortada. neyse; kendini çok kötü hissedince insan, ya bir kucağa ihtiyaç duyuyor, ya bir omza, ya da uzaktaki bir sese. annemin omzu, babamın kucağı bu ihtiyacımı bi nebze karşıladı. onları seviyorum. ve gece yarısı ırmak aradı beni. ırmak bi şeker bi şeker. büyüyünce peyzaj mimarı olcak. ikiyaş büyük benden, 'ablacık' diyorum ona o yüzden. konuştu benimle, beni teselli etti, kendimi iyi hissetmem için elinden geleni yaptı. ihtiyacım olan ses, o'nun sesiymiş. teşekkür ediyorum. gerçekten.

aziz nesin der ki:

"öyle bir boşluktayım
düşüyor muyum ağıyor muyum
belli değil yanım yörem
sesini gönder tutunmaya
sarılıp sesine kurtulayım."

- insanın ablası olmasa da; ablası olması ne güzel bir şey.

2 Şubat 2009

sivilce.

sabah uyandığımda yüzümde bir sivilce vardı, yeni. hem de ağrılı. ben de -sankiisteyerekyaptım- bir değişiklik yaptım ve dersanaye gittim. günlerdir evden çıkmadıktan sonra geçirdiğim bugün, bana fazla sosyal geldi, bünyem kaldırmadı.
bu bloga neden böyle kısa ve ilkokul düzeyinde cümleler yazdığımı ben de bilmiyorum. akşam eve gelip aynaya baktım, sivilceme. saçlarımın çok uzun olduğunu fark ettim. cetvelle ölçtüm, rakamla: dokuznoktaiki, yazıyla: 9.2 santim' olmuşlar. vavcanına. yarın kestirmeye karar verdim. evet, yarın saçımı kestireceğim ve çok heyecanlıyım. canım acıyor. kendime acıyorum.

- ağrılı ve ucu olmayan sivilcesi olanlara acıyorum.

1 Şubat 2009

pijama.

'bu sabah uyanırken tam, karşıma çıktın..' kafam karıştı. yüzümü bile yıkamadan, pijamalarımla, üstüme bir şey almadan; bakkala gidip, ikiekmekbihürriyetbisabah aldım. geldim. gazete okudum. yüzümü yıkadım. kahvaltı ettim. akşam oldu, hala pijamalarımla oturuyorum. kafam karmakarışık.

- "keşke kafam bir dükkan olsa da; en azından pazar günleri kapansa.* "

31 Ocak 2009

onbirbuçuk.

bu kapalı havalar; yağmur kokulu, ıslak kaldırımlı zamanlar bunaltmıyor beni. ben, kapalı havalarda daha mutlu, daha huzurlu olan bir insanım zaten. beni bunaltan şey altıgündürevden-neredeyse-hiççıkmamışolmam. ve hiçbir arkadaşım arayıp sormadı. lan, ya ölseydim? yine de seviyorum onları. ama. böyle. özümde paylaşımcı olmama rağmen, yalnızım şu sıralar. ve saçına dokundurtmayan kızlar çok sinirimi bozuyor.

- yalnızın dudaklarını sigara öpermiş, ellerini..

29 Ocak 2009

liste.

listelerin hayatımda önemli bir yer kapladığını fark ettim. planlı yaşamayı sevdiğimden değil. mesela sevdiğim şeylerin listesini yapmaya bayılırım. sevdiğim filmler.. sevdiğim kitaplar.. sevdiğim kızlar.. filan. blogun sağ tarafına sevdiğim 'şey'lerin kısa bir listesini yaptım.
the big lebowski. özgün geldi bugün; biraz oturduk, geyik yaptık, darbuka çaldık, gitti. giderken ona izlemesi için the big lebowski'yi verdim. "bak eve gidince bunu izle. sonra beraber izleriz. ikinci izleyiş daha zevkli oluyor, hem beraber izlersek daha da zevkli olur çünkü." özgün'ü de severim.
eloise bir kitap tavsiye etti bana, dediğine göre o kitabı da listeme koyarmışım. gerçi o tam olarak öyle demedi, dedi ki: "sana bi kitap söylicem ve bayılacaksın öleceksin biteceksin. kitabı başucu kitabın yapacaksın. ama söylemicem." neyse, sonuçta söyledi: 'from a to x'. zevkine çok güvenirim, evde de canım sıkılıyordu; koştum hemen d&r 'a. yoktu kitap. sonra eve geldim. ama gelirken koşmadım.

28 Ocak 2009

koala.

postmodern günlük dedikleri bu olsa gerek. günlük tutacağım burada, gün gün olmasa da. postmodern ne demek bilmiyorum ama söylemeyi seviyorum. hayatın sesi cornflakes'e benziyor, fark ettiniz mi? cobain de bir şarkıyı benzetmiş.

- hayat bir soundtrack'e sahip olsa; ne de güzel olurdu.