20 Nisan 2010

ıslak.

yağmuru çok sevmemin herhangi bir melankolik nedeni filan yok. seviyorum, çünkü düşününce çok kutsal ve mistik bir şey. düşünsene birden bire gökyüzünden damlalar düşüyor böyle. sanki birisi üstümüze işiyor. kar daha da kutsal ve mistik. çünkü beyaz. düşün bi. lütfen.

- yağmurda yürümenin sevdiğim tek yanı, kafamın üstündeki şemsiyeye düşen yağmur damlalarının çıkardığı pıt sesleridir. yoksa niye seveyim ıslak.

19 Nisan 2010

öyle.

canım çok sıkılıdığında kendime ekmekarasıkaşardomates yapar, yanında kola içerim ben. sonra kanepenin bir köşesinde bağdaş kurarak oturur, boş bakışlarla televizyon izlerim. yalnızlık'ın tanımı üzerinde uzun uzun düşünmek istiyorum mesela. ama çok üşeniyorum. ezginin günlüğü'nün eski arkadaş'ı harika olmuş. aşık olmaya aşığım ben bir de. ama yeterince iyi bir 'aşık olmak' çıkmadı karşıma henüz.

- her sarhoş oluşumda koşmamın bilimsel bir açıklaması muhakkak olmalı.

15 Nisan 2010

isbız.

insan bazen ishal hisseder de, aslında kabızdır ya. o andan nefret ediyorum lan ben. düşününce bile gözlerim doluyor böyle. bu sabah tam yirmiüç dakika klozette oturdum. ağladım lan. sinirden. her acıyla, her zorlukla baş edebilirim. ama yalvarıyorum. lütfen beni bir daha ishalgörünümlükabızlık'la sınamasın hayat. lütfen.

- böyle bok, sümük, popo gibi şeyler hiç midemi bulandırmıyor benim. o yüzden böyle rahat bahsediyorum.

14 Nisan 2010

sörmavi.

yeniden ankesörlü telefonlara döndüm. kimse aramıyor zaten. hem hesapladım, ankesörlü telefon daha hesaplı. hem kısamesaj da gönderilebiliyo. ulaşmak isteyenler için, yanından en çok geçtiğim ankesörlü telefonun numarasını önceden yazmıştım buralara bi yerlere herhalde. unuttum şimdi. neyse.

- bugün bi bulut gördüm. hem de mavi. ama kimseyi buna ikna edemedim. buçoküzücü.

11 Nisan 2010

yaprak.

bir dönem ağaç yaprağı yeme hastalığım vardı benim biliyo musun. çok komikti. her gördüğüm ağaç cinsinden bir yaprak alıyor, yiyordum bi güzel. bazen çok güzel yapraklar keşfediyor, bazense en acı otlara denk geliyordum. en çok iğne yapraklı çam ağaçlarını severim mesela. ama iyice çiğnemek gerek. batıyor yoksa. sonra birden bıraktım işte o alışkanlığımı.

- alışkanlık bırakmak, garip.

2 Nisan 2010

gibi.

kapağı sürekli çıkmaya çalışan telli defter gibisin. bardağa uht kutudan meyvesuyu ya da süt doldurmak istediğinde bardaktan başka her yere dökülen, fışkıran meyvesuyusüt var ya. onun gibi biraz da. daha ilk akord edilişte kopan tel gibi. uçlu kaleme basınca, bazen, uç istediğinden fazla çıkar ya. onun gibi. şarabın bir türlü çıkmak bilmeyen, hafif bi baskıyla karşılaşınca da şişenin içine düşen mantarı gibi. tost yaparken ekmeğin arasından fırlayıp, kızarıp, tuzlanıp garip bi şekil alan peynir gibi.

- sen hep gitmek peşindesin. niye ki. negerekvarki. gitme. kal. çaydaiçerizhem. sen kim, bilmiyorum.

25 Mart 2010

keşebek.

aslında kelebekleri çok severim. ama bi kere odama giren bi kelebeği öldürmüştüm. sonra vicdan azabından üç gece uyumadım, üç gün boyunca -ömrüboyunca- içimde yaşattım yani onu. üç gün boyunca kelebek gibi davrandım, kelebek taklidi yaptım filan. neyse işte, geçen yine bir kelebek girdi odama. bu sefer öldürmedim, nasıl olsa üç güne ölür dedim. sekiz gündür ölmedi lan. odadan da çıkmıyor. geceleri yüzüme, yorganın altına filan geliyor. gıdıklanıyorum.

- o bişiy değil de. yakında evlenmek zorunda kalcaz diye korkuyorum. nasılkelebekse.

24 Mart 2010

tarçın.

saçların ve teninin harika uyumu, bana tarçınlı sütlacı hatırlatırdı.
ama sen, bu benzetmeden hiç hoşlanmazdın. genelde benzetmelerimi sevmezdin zaten. daha klişe şeyler hoşuna giderdi senin. sorunumuz buydu. sen sıradan şeylere benzemiyordun; ama bunu hiç bilmedin.

- sen kim, bilmiyorum.

15 Mart 2010

göre.

bi arkadaşım var mesela, ona göre çok iyi bir dostum. bi oğlan var, ona göre piçin tekiyim. anneme göre harika bi evlatım. birinci sınıf öğretmenime göre süper zeki. üçüncü sınıf öğretmenime göre işe yaramazın tekiyim. eski sevgilim dünyanın en adi insanı olduğumu söylüyor. eski sevgilim dünyanın en harika insanı olduğumu söylüyor. tanımadığım birkaç çocuk çok salak olduğumu düşünüyor. yan komşu tuvalete sadece şarkı söylemek için girdiğimi sanıyor. alt komşu sıkıldıkça sifon çeken birisi olduğumu sanıyor.

- selam. ben melih. negüzelşeybakışaçısı.

11 Mart 2010

durdukyere.

bugün durdukyere mutsuzdum ben. durdukyere bir telefon aldım, ve uzun süredir görüşmediğim biri'yle kahve içtim. bugün ben bi de; başka biri'nden durdukyere bi paket aldım. içinde harika bi kutu vardı. . zeki müren'in plakları. bi oyuncakaraba. hem de oyuncakaraba koleksiyonumu bilmeden. çogüzel çikolatalar. frambuazlı.

- bugün ben, durdukyere mutlu oldum.

9 Mart 2010

marta.

sevgilim marta; ya da mart'a..
çok hastayım biliyo musun. midem bulanmaktan bir saniye bile vazgeçmiyor kaç gündür. hiç salgılamadığım kadar gözyaşı salgılıyorum. bokum sürekli sıvı şeklinde çıkıyor. ishalim. topukları yırtılmamış son çorabımı da bu sabah yitirdim. acıkmıyorum. bıktım. nefes almak bazen beni yoruyor. vermek de öyle. bir şeyler beni heyecanlandırıyor. bir şeyler beni güldürüyor. bir şeyler beni ağlatıyor. bir şeyleri özlüyorum. ve ben hiçbirisini bilmiyorum.

- hiçbir şeyin nedenini bilmiyorum. konuşmaya ihtiyacım var. hayır. susmaya. bilmiyorum.

8 Mart 2010

djberber.

ben berbere gitmeyi küçüklüğümden beri hiç sevmem. küçükken ağlardım mesela, zorla oturturlardı beni o koltuğa. şimdi ağlayamıyorum da. neyse tam altıbuçuk ay sonra ilk defa, bugün tekrar berbere gittim. berberim de böyle lüks gibi ha. her aynanın arasında lcd monitörler, ses sistemi filan. ama bu'nu dinleyip izledik lan. ölüyordum ya. o nasıl müzik olum. hem git evinde izle pornonu erotiğini.

- sonra da bana diyolar: niye hiç saçını kestirmiyosun, niye berbere gitmiyorsun.

7 Mart 2010

resmin.

mesela 'fotoğraf' yerine 'resim' demenin kime nasıl bi zararı olabilir ki. anlamıyorum. internetle beraber moda oldu ha bu da. 'resim değil oo fotoğraf'mış. oysa bizim şarkılarımızda filan hep resim'dir yani. ikisi de olur. nolcak ki. bırakın isteyen istediğini desin. resimdeki gözyaşları mesela. bak o zaman resmime. hadi o şarkıya da laf etsenize.

- ben de özledim ben de, resmin var şu an elimde.

5 Mart 2010

porsiyon.

bazen; sokakta, dolmuşta, herhangibiyer'de pat diye birisiyle tanışmak, bütün günümü onunla geçirmek istiyorum. birdenbire ona dönüp 'selam. hadi beraber yemek yiyelim, sonra da sinemeya gideriz belki.' demek istiyorum. gülümsesin istiyorum. ne tarz müzik dinlediğimizi birbirimize hiç sormadan mesela. birbirimizle ilgili 'ortada' olan hiçbir şeyi bilmeden, saatlerce konuşalım. sadece isimlerimizi bilelim birbirimizin. yalan da söyleyebilir isterse hatta. ama en derin sırlarımızı dökelim birbirimize. kimseyle paylaş'amadıklarımızı anlatalım. dinleyelim. yargılamadan. tekporsiyonlukhuzur. çünkü buna çok ihtiyacım var.

- sonra bir daha hiç görüşmesek de olur.

2 Mart 2010

hiç.

'seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu,
iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük..' diyen şair tamam da;

- bir de seni hiç öp'emediğimi düşünsene.

1 Mart 2010

mum.

mum yakarken her seferinde çakmağı aşağı eğip elini de yakan geri
zekalılar parmak kaldırsın. şey, ben de kaldırırdım aslında. ama şimdi
soğuk suya tutmam lazım. çokacıyo.

27 Şubat 2010

hapşu.

bugün dolmuştaydım işte. kulağımda da kulaklık. müzik dinliyordum. sonra yanımdaki adamın hapşırdığını gördüm. 'çok yaşayın' dedim. kulağımda kulaklık olunca fark etmeden bağırmışım meğer. adam da sessizce hapşırmış meğer. sonra bütün dolmuş bana döndü. kulaklığı çıkardım. 'eksikolmaevladım. sendegörçucuğum. hepberaber. allahınizniyle.' lafları havada uçuştu. hayır yalan söyledim. sadece herkes uzun uzun bana baktı.

- hapşıran adam yüzüme bile bakmadı. kıkırdadı yanımda.

24 Şubat 2010

pekmez.

tüm içecekleri hızlı içtiğim için; dilimi yakmadan, sıcak olan hiçbir şeyi içemiyorum ben. bir tek kahveyi düzgün içebiliyorum işte. küçükken annem zorla pekmez içirmeye çalıştığında burnumu tıkayıp, hemen kurtulmak için hızlı hızlı içtiğim günlere dayanıyor bu sorunun temeli. şimdi sevdiğim şeyleri bile hızlı içiyorum. o yüzden hemen sarhoş olurum mesela.

- bence bu son içtiğim çaydan sonra dilimin ucunda reseptör filan kalmadı. ben size diyim. tadalamıyomlanresmen.

22 Şubat 2010

en.

bigünbirisibana, cemal süreya ve tomris uyar'ın birlikte yaptığı 'küçük prens' çevirisini bulup hediye ederse, o gün dünyanın en mutlu insanları sıralamasında ilk dörde girebilirim. gerçekten. en.

19 Şubat 2010

unutella.

bıçaklarınızın eskiyip eskimediğini anlamak için, buzdolabında uzun süre beklemiş/donmuş nutellayı bıçakla almaya çalışın. bıçak sap ve keskin yerin birleştiği yerden kırılırsa eskimiştir. ben öyle yapıyorum valla.

- nutella, şokellanın yerini aldı. kelime olarak yani. eskiden bütün kakaolufındıkezmelerine şokella derdik oysa. tanrı selpak'ı korusun.

18 Şubat 2010

üvercinka.

güvercinkafası. bugün bi güvercin vardı işte ağacın yanında, durmuş bana bakıyordu. ben de yürüyordum. selam verdim güvercine. sonra güvercin birden korkup kaçmaya çalıştı, kafasını ağaca çarptı, gagasını da. tak diye ses çıktı lan. çizgifilm gibiydi. gülerek 'ehehe, salak' dedim yürümeye devam ettim ben de. amasonradançoküzüldüm.

- anlatınca ilginçkomik olmuyor. ama ben de anlatmamıştım ki zaten. not aldım sadece. ben kazandım.

11 Şubat 2010

akparti.

fikirlerim, savunduğum şeyler var elbet. ama hiçbir siyasi partiyi sevmiyorum. siyasi bi kişiliğim de yok zaten. yorucu. üşenirim. ben daha basit şeylerle ilgileniyorum. mesela; akparti'ye senelerdir, "`herşey türkiye için` sloganınızdaki 'her şey' ayrı yazılır" diye dilekçe yolluyorum. hâlâ düzeltmediler. cevap da vermiyorlar. hiç değilse 'bizim yazınsal tarzımız bu' filan deyin di mi.

- ayıp yani yaptıkları. sonra da neymiş, oy verin. bokveririm.

10 Şubat 2010

yokdolabı.

küçükken buzdolaplarının soğutmaktan çok daha kutsal ve mistik güçlere sahip olduğunu sanıyordum. mesela pillerin ucunu ısırıp buzdolabına koyduğunuzda doluyolardı. boş bir subardağı koyunca da yağmur yağacak sanıyodum. niye olduğunu gerçekten bilmiyorum. ama gerçekten çoğu zaman yağıyodu lan.

- kendi doğrularını savunurken, başkalarının fikirlerini 'yok' sayan insanlardan nefret ederim.

8 Şubat 2010

sabun.

kalıp sabunu elime alıp biraz suyla ıslatıp köpürttükten ve sabunu iyice kayganlaştırdıktan sonra elimi böyle sıkmak suretiyle sabunun avcumun içinden pört diye fırlaması var ya. işte o hissi çok seviyorum ben. sonra da elimde kalan köpüklerle baloncuklar yapmayı. falan.

- benim el yıkamam banyo yapmamdan uzun sürer, çucukluğumdan beri.

4 Şubat 2010

bugün.

bugün portakal sıktım. yeni bir kediyle tanıştım. esnedim. bi şarkı dinledim. gülümsedim. aylardır görmediğim birisini gördüm uzaktan. bi balık deseni çizdim. eski bi fotoğrafa rastladım. gözlerimi kapattım. açtım. yürümedim. uçtum.

1 Şubat 2010

tukağıt.

dünyanın en sıkıcı işi tuvalet kâğıtlarınınkidir herhalde. düşünsenize bütün gün küçücük bir odada bekliyorsunuz. sonra bi adam geliyor işte. bir parçanızı koparıp boklu götüne sürüyor.. ve delik.. işte oradasın.. siktir. eridin bile.

- bazen yaşamımın gidişatıyla ilgili karamsarlığa kapıldığımda, neyse ki tuvalet kâğıdı değilim, diyip derin bir oh çekiyorum.

30 Ocak 2010

kar.

kaç aydır; çok özlediğim 'kestane,kahve,battaniye' keyfini yaşamak için kar yağmasını bekliyorum. bu üçlü kar'la güzel çünkü. sonra çıkar küçük bir kardanadam yaparım belki arkabahçede. sonra tekrar eve gelir bir kahve daha içerim. hiç üşümesem de, ya da her zamanki kadar üşüsem de yeleğimi giyerim, pencereden beyaz sokaklara bakarken. kar diyorum. yağsa ya.

- birisi, kar'ın en güzel onun arkabahçesine yağdığını ve görsem ona hak vereceğimi söyledi. bilmem.

28 Ocak 2010

olmuyor.

çekip gitmek filan değil isteğim. ama bazen diyorum, böyle gözlerimi kapasam ve sadece bulutlar ve balıklar ve martılar ve denizler ve kâğıttan gemiler olsa. unutmak istediklerimi hemen unutsam. sonra devam etsem kaldığım yerden hayata. çok güzel olmaz mı. bazen mesela, bazı an'lar hiç yaşanmasa. bazen ağlamak istiyorum. olmuyor. bazen susmak istiyorum. olmuyor. kötü günler bunlar. çok kötü. hiçbir şey istediğim gibi, olmuyor. kimse bilmiyor.

27 Ocak 2010

mam.

ayaklarım donsa bile, çoraplarımla uyuyamam ben. yürürken telefonla konuşamam. elimi ağzıma sokup ıslık çalamam. ama şarkı söyleyebilirim. paten kullanamam. kağıttan uçak yapamam. ama gemi yapabilirim. bir de, hayatımdan bir insanı çıkarsam bile fotoğraflarını çıkaramam. ço-ok eski bir vesikalığı hâla durur mesela cüzdanımda.

26 Ocak 2010

siyabend.

'bense bi desenden başka bir şey değilim. sen-de-sen-den başka bişiysin.'

25 Ocak 2010

fil.

hayatım bi film olsa mı? benim hayatım film olmazdı ki. olmaz yani. izleseniz sıkılırsınız. ama illa olacaksa, bir andy warhol filmi olabilirdi mesela. o filmi izlerken tuvalete gidebilir, mutfağa gidip buzdolabına bakıp tekrar kapatabilirdiniz. ve geldiğinizde filmden hiçbir şey kaçırmamış olurdunuz. yine de zevkli bi film. ama ben başka bir hayatın filminde önemli bir karakter olmayı çok isterdim. ikinci başrol mesela.

23 Ocak 2010

kreş.

mekdanıldsta falan böyle bazen panolara anaokulu çocuklarının resim çalışmalarını asıyorlar ya. işte geçen bi gittim. panoda çok güzel elişikâğıtlımağıtlı bi resim vardı. dört çocuk birlikte yapmış. sağ üst köşesine de kocaman isimlerini yazmışlar. ben de altına 'melih' yazdım. beşimiz yapmış gibi olduk. amanapiyimlan. ben anaokulundayken pizzacıda sergi vardı çünkü. ve benim resmimi kaybetmişti öğretmen. asılmamıştı. üzülmüştüm. çok. ağlamıştım bile.

20 Ocak 2010

kimse.

bilmez.

17 Ocak 2010

mistik.

benim odamın tavanlambasında böyle dört tane minik ampul var. bir tane de masa lambamda büyük. son dört gündür her gün sırayla birisinin patlaması bence çok mistik. biraz da adice. şimdi sadece tavanlambasında bir ampul kaldı mesela. yarın patlicak diye ödüm kopuyor. mum aldım şimdiden. koydum kenara. ama yine de mistik yani.

14 Ocak 2010

kapa.

gece radyo dinlerken uyuyakaldığımda biri gelip radyoyu kapasa keşke. ya da müzik çalan şeyi işte. teyp. bir de ben yatağa girdikten sonra ışığı kapatsın. ben kendim kapatınca yatağa girene kadar ayağımı yirmiüç kez sağa sola çarpıyorum da. bir de üstüm hep açılır benim. hiç örtülmez. çok deli uyurum. deli böyle.

12 Ocak 2010

mi.

sevmek mi, sevişmek mi.
sevmek. böyle çılgınlar gibi. ama sakin sevmek. sabaha kadar sevmek. her gece sevmek. her sabah yeniden yeniden aynı kişiyi sevmek.

11 Ocak 2010

çocu.

bazı çocukluk sanrıları, yetişkinlerin bulduklarından daha mantıklı oluyor bence. mesela; ben küçükken sadece elini kaldırıp sallamaya üşenenler elveda diyor sanardım. mesela yağmur yağıyorsa eğer, kar da kaarmalı. kar kaarıyor. kocaman yerine çokaman kelimesi çok daha mantıklı yani. di mi.

- bazen işte diyorum. hep çocuk kalsak. filan.

8 Ocak 2010

uyum.

birdenbire ve sessizce birisinin hayatına girmek istiyorum. o hayatın en önemli insanı olmadan. sonra o biri'yle saçma şeyler paylaşmak, bazen de ona şarkı söylemek istiyorum. mükemmel bir uyum yakalamak istiyorum. bu kadar. mesela kolkola yürürken hiç dengemiz bozulmadan. tek başıma yürürken nasılsa. o kolumdayken de öyle yürümek. ya da bir şemsiyenin altında iki kişi hiç sorun yaşamadan yürümek. bunu istiyorum. sadece.

22 Aralık 2009

hırsızım.

bugün süpermarkete gidip üç adet ikibuçuklitrelik pepsi kapağı çaldım. türksel kontör kampanyası var ya. onun için. kapakları açarken böyle gürültülü bir şekilde öksürdüm filan. cebimde de eski kola kapakları vardı, açtığım kolaları onlarla kapattım. o kadar da kötü değilim yani.

- bunu sırf sedasayan'a gıcık olduğum için yaptım. muhtemelen bunu okuyunca çok üzülcek.

15 Aralık 2009

flume.

sonbahar sanıyorum hâla. öyle şarkılar dinliyor; mont giymeden, hırkayla dışarı çıkmak istiyorum. yapraklarla kovalamaca oynuyorum. falan. ve bunun hiçbir melankolik anlamı yok.

9 Aralık 2009

gökyüzü.

sözde kalabalıklardan, taş binalardan ve diğer yığınlardan fırsat bulup da gökyüzüne bakmayalı gündüzleri; o kadar olmuş ki. hep geceleri -yıldızolsadaolmasada- odamın camından gökyüzüne bakarım ben. her gece böyle. ama gündüzleri bakmayalı uzun zaman olmuş. dedim ya. bugün otobüsle eve gelirken sadece gökyüzüne baktım yol boyunca. sonra, sonra yeryüzüne döndüğümde üç durak geçmiştik ineceğim yeri.

- insanın, yaşadığı şehrin gökyüzünü tanımaması ne fena.

1 Aralık 2009

sen kim.

sana, c.süreya'nın;

"herkes az buçuk sarhoş
herkes bir şeyler söylüyor
ama yalnız ikimizin sözcükleri
sarmaşdolaş"


dizelerini okuyamadığım için ne kadar üzgün olduğumu bilemezsin.

29 Kasım 2009

miyav.

bugün bi kediyle tanıştım işte. ismi miyavmış. öyle dedi. çok tatlıydı lan. öyle böyle değil. aldım kucağıma, okşadım, mıncırdım, yaladı beni falan, patilerini ıslak mendille sildim sonra. sonra arkadaşım kızdı, bırak artık gitcez dedi. bıraktım yere. ellerimi ıslak mendille sildim bu arada. tam kırkdakika boyunca beni takibetti kedi. çok duygulandım lan. sonra ben bi kafeye girince pes etti. bıraktı peşimi.

- hayatımda ilk defa; çok sevdiğim bir şey, beni çok sevdi.

28 Kasım 2009

hıçkırık.

benim en çok sinirlendiğim anlar, hıçkırıkla boğuştuğum anlardır. beni hayatta hiçkimse ve hiçbir şey bu kadar çok sinirlendiremez hatta. kafayı yiyorum lan böyle. boğazıma iğrenç bir sıvı geliyor. iç sarsıntılardan başım ağrımaya başlıyor. sırtım terliyor. intihar edesim geliyor lan.

- şu anda tam yirmiüç dakikadır hiç durmadan hıçkırdığım için oturdum ağlıyorum. hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. o derece. ve çok sinirliyim.

24 Kasım 2009

resif.

benim gözümde, bir insanda olması gereken en önemli özellik samimiyet. tam doğru kelime bu değil, ama ilk akla geleni. mesela; sırf bana şirin gözükmek için sevdiğim şeyleri seviyormuş gibi yapanlar, her söylediğime onay verenler uzak dursun benden. bir de 'sürekli kendisini kötüleyerek karşısındakinden iltifat bekleyen tipler' var. onlara da baya tavım ha.

- aslında agresif değilim. bu kelimeyi de hiç sevmem.

17 Kasım 2009

mandilim.

ben var ya; mandalina dilimini alıyorum şimdi. onun üst ortasından ısırıyorum. böylece zarımsı yapıyı kesmiş oluyorum bir nevi. sonra o zarı dişimle önce sağ yandan sonra sol yandan ayırıyorum ve yiyorum. sonra da mandalinanın içinde kalan pütürlü, sulu ve yumuşak kısmını böyle dişimle kazıya kazıya, yavaş yavaş yiyorum. çok zevkli oluyor.

13 Kasım 2009

sapığım.

böyle bazı insanlar var. mevsimsel bir güzellikleri oluyor. kimisi sonbahar güzeli mesela. kimisi ilkbahar. bazıları yaz. bir de rengarenk ama mat tonlarda atkı takan kış güzelleri var. hah işte ben onlara aşığım. kış güzellerine. şıpsevdi değilim. lafın gelişi aşığım.

- uzun hırka giymiş, elinde sümüklü bir mendille burnunu silmekten kızartmış, gözleri dolmuş kadınları çok çekici bulurum.

5 Kasım 2009

fişbook.

böyle bazı fişlere faturalara filan kasiyer isimlerini yazıyorlar ya. onun neden olduğunu hiç anlamadım. geçenlerde cebimde, baya eskiden dienar'dan aldığım bir kitaba -fahrenheit 451- ait fişi buldum ve üstünde yazan kasiyer ismini feysbuktan arattım. sonra da 'merhaba, ben bi kere sizden kitap almıştım' diye mesaj attım. cevap yazmadı.

- bazen canım sıkılıyor, hasta oluyorum, geçiyor.

2 Kasım 2009

bağ'lan.

kolay bağlanıyorum, evet. ama insanlardan daha çok; nesnelere, kitaplara, sokaklara, şarkılara bağlanıyorum ben. ya da sadece bir gülümsemeye, sevdiğim kişinin saçındaki herhangi bir kıvrıma. yağmurlu gecelerde odamın camından sokağa baktığım zaman gözüken karşıdaki sokak lambasının hemen altında toplanan su birikintisine mesela. chat noir defterime. ilk mızıkama. yastığıma. sevdiğim insanların seslerine. insanlara bağlanıyor muyum, bilmiyorum.

28 Ekim 2009

britney.

ben bi kere, on yaşındayken mesela, britney spears kafası posteriyle öpüşmüştüm. duvara asmıştım böyle, dudağı dudağımın hizasına gelecek şekilde. sonra öpmüştüm işte. sonra söküp attım posteri hemen. şimdi çok pişmanım. geçmişe yönelik en büyük pişmanlığım bu. keşke öpmeseydim.

26 Ekim 2009

plakomik.

bi arkadaşım şey demişti bi kere: 'platonik aşk çok saçma bişey ha. komik yani. düşünsene adı bile komik. platonik. böyle. komik işte.'
haklı bazen. düşünsene.

23 Ekim 2009

nasıl.

biri bana nasıl olduğumu sormazsa, nasıl olduğumu hiç düşünmüyorum biliyor musunuz. zaten çok az kişi soruyor 'nasılsın' diye. az önce biri sordu da mesela, düşündüm. kötüyüm. çok kötüyüm.

- nasılsın.

19 Ekim 2009

yalnızpazar.

yalnız olsan da; yağlı saçlarla bütün gün evde oturup, krep ve nutella eşliğinde kahvaltı yapmak, beş-altı kupa kahve tüketmek, çorap giymemek ama yelek giymek, gazetelerin sadece pazar eklerini okumak, müzik dinlemek, öğlen ve akşam yemeği yememek, hayatla her zamankinden daha çok dalga geçmek, hergün küfrettiğiniz karasineğe bile sırf o günün hatrına kızmamak.. en sevdiğim gün pazar. hayatı daha çok seviyorum ama.

16 Ekim 2009

rüyayıp.

dün gece tam dört kişi rüyasında beni görmüş. hiç aynı anda bu kadar çok kişi tarafından rüyalarda görülmemiştim. birisinde fasulye ayıklıyormuşum. birisinde kafamı kazıtmışım. üçüncüde ölmüşüm. dördüncüyü anlatamam valla. çok ayıp.

15 Ekim 2009

blup.

hayatın bazı hareketleri hiç hoşuma gitmiyor. mesela yorganın her fırsatta intihar etmeye çalışması çok adice. düşünsenize gününüzün üçtebirini geçirdiğiniz birisi sizin yanınızdayken hep intihar etmeye çalışıyor falan. bir de bugün kulağıma su tıkanmıştı. saatlerce kafamı salladım çıksın diye. çıkmadı. akşam evde kulaklıkla müzik dinleyerek uzanayım dedim. bir 'blup' sesiyle kulağımdaki su kulaklığa boşaldı. yazık değil mi lan bana. peki ya kulaklığa. bence yazık.

14 Ekim 2009

p'lan.

benim, aklıma gelen değişik aktiviteler için yaptığim planlar hep iki
kişilik olur. ve ne yazık ki benimle birlikte o planları
gerçekleştirebilecek kimse yok. benden bitandağa olsa çok eğlenirdik
lan.

12 Ekim 2009

bokapı.

bizim apartman kapısı normalde kapanırken çok ses çıkarır. şiddetli çarpar bırakırsanız. dün eve girerken sinirliydim ve apartman kapısını çarparak çok daha fazla ses çıkartmak istedim. oldukça hızlı bir biçimde ittim kapıyı. yavaşladı yavaşladı. çok az ses çıkararak kapandı. bu nasıl mekanizma lan. bu nasıl dünya.

9 Ekim 2009

asiz.

bazen hiç beklemediğim insanların burayı okuduğunu öğreniyorum. çok şaşırıyorum. insanların burayı neden okuduğunu da anlamıyorum. neden yazdığımı bir daha söyleyeyim. buraya yazdıklarımı birine söylemeye kalksam herkes bana salak diyor, saçmalama diyor. ya da hiç dinlemiyor. ben de bütün kaygılarımdan arınmış bir biçimde ilkokul seviyesi cümlelerle buraya yazıyorum kafamın içini. rahatlıyorum. aslında önce bi deftere yazıyorum. sonra buraya geçiriyorum. buraya yazınca kıymete biniyor da.

- bassız müzik, gazsız kolaya benzer.

8 Ekim 2009

ıntıal.

'bu, ömür boyu sahip olduğum altıyüzkırkbirinci balık. tanrı'nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. sahip olduğum altıyüzkırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. o özel kişiyle karşılaştığını sandığın ilk anda, onun bir gün gideceğine emin olabilirsin.'

gösteri peygamberi - c. palahniuk.


- hadi şimdi okuyan herkes üstüne alınsın. çok zevkli olur ha.

1 Ekim 2009

günlam.

her güne özel anlamlar yüklerim ben. pazar günleri kahve gazete günüdür mesela. coffee on a sunday. cumartesi günleri bob marley. pazartesi zeki müren günü. salı gülümsemek için en ideal gün. cuma günleri allah allah. aklfsnajgnds. şaka. cuma günleri yalnız yürüyüşlere özeldir. çarşamba günleri yüzmeye gidilir. fit olunur. perşembe günümü anlamlandıracak bir şey - bir kişi istiyorum. evet.

- en sevmediğim gün pazartesidir. sonra salı. sonra çarşamba. filan. böyle gider bu. ama bunun o günlerin anlamıyla hiçbir ilgisi yok. cidden.